Müzik, dansla birlikte bütün sanatların atası sayılır. Bununla birlikte araştırıldığında bulunabilen verilere göre de, en kısa tarih, müzik tarihidir maalesef.
Kurulmuş eski uygarlıklardan sadece Hurrilerin müzikleri dışında bize bişey ulaşmamıştır. Modern nota yazısına çevrilerek çözülebilen ilk yazılar oldukça yakın zamanlara aittir. Geri kalanlar, geçmişin karanlığında kaybolup gitmişlerdir.
Müzik her dönemde insanlık için farklı noktaları temsil etmiştir. Ölümde , doğumda, evlenirken ya da savaşa giderken; bir başka tabirle gaza gelmek için birçok farklı müziği insanlar kendilerince uyarlamıştır. Buradaki müzik kavramı tabi ki antik dönem yunan yada daha geç dönem müzikleri değildir. Daha basit, hatta bazıları tahtaların birbirine vurmasından öteye gitmemiş, hepsinin müziği yaparken ilham aldığı şeyler bir farklı olmalı . Kim bilir belki denizin dalgası, kuşların sesi insanları farklı sesler duymaya teşvik etti. Bunların kesin olarak nasıl olduğu konusunda bir bilgimiz yok. Lakin en eski müzik notaları olarak yani tarihte bilinen en eski müzik Hurrilere aittir ve günümüzde Michael Levy’nin bu müzikler üzerine ciddi araştırmaları da bulunmakta.
2001’de Nils Wallin, Björn Merker ve Steven Brown tarafından yazılan The Origins of Music (Müziğin Kökeni) adlı kitabın yayınlanmasından sonra sayısız araştırmacının ilgisini çekti bu konu.
Ortaya çıkan çeşitli bakış açıları arasındaki farklılıklar bir yana, müziğin insanoğlu kadar eski olduğu görüşü konusunda fikir birliğine varılmıştır.Uygarlıkların ilk olarak ortaya çıkışından bu yana insan hem sesiyle, hem de daha önce belirttiğimiz gibi doğanın kendisine sunduğu çeşitli malzemelerin ve yapıların akustik niteliklerini araştırarak, hatta ilk müzik aletlerini yaratmaya başlayarak farklı müziksel işlevlere sahip sesler ve ritimler üretmiştir. İnsanın çevresini saran sesler müziksel iletişim sisteminin geliştirilmesinde önemli bir rol oynadığına şüphe yoktur; bu sürecin daha yakın tarih dönemlerine kadar ulaşan izleri arasında yer alan yazılı tanıklıklarda kuşlar ve ağustos böceği gibi bazı hayvanların seslerinin müzisyenlerle şairler için bir ilham kaynağı teşkil ettiği yorumlanmıştır. Gelmiş geçmiş en iyi müzisyenlerden biri olarak kabul görülen Beethoven; 5. senfonisinde ki o meşhur üçlemeyi(3 kısa 1 uzun) aslında Viyana Prater parkında gezdiği sırada “sarı kiraz kuşu”nun sesinden (ilham)aldığı bilinir.
Müziğin tarihsel dönemine baktığımızda gözlerimizi daha çok Mezopotamya,Mısır ve Etrüsk uygarlıklarına çevirmemiz lazım. Antikçağda Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan en önemli uygarlıklar bu bölgelerdedir. Bunların, Akdeniz havzasının çevresinde, Doğu ile Batının karşı karşıya geldiği bu bölgede gelişen uygarlıkların oluşturduğu zengin tabloyu tamamıyla kapsamadığı kesindir; örneğin Fenike ve Pön toplumlarında müzik faaliyetlerinin yer aldığı kanıtlanmıştır. Buna örnek olarak da, cenaze bağlamında ve adak amacıyla müzik ve dans faaliyetlerine başvurdukları bilinir. Yahudi toplumu da Erken Ortaçağın Hıristiyan kültleri başta olmak üzere Avrupa toplumlarının müziği üzerinde çok etkili olmuştur. Yahudi müziğinin izinin apaçık bir şekilde görülebildiği Eski Ahit’te adı geçen sayısız müzik aletinden biri olan ve Davut’un Saul’ü kötü ruhlardan kurtarmak için çaldığı, lir benzeri çalgı olan kinnor, 1970’li yılların Yunancasındaki karşılığı olan psalterion teriminin kelime anlamından dolayı “Kral Davut’un arpı”yla karıştırılır.
Buradaki uygarlıkların neredeyse hepsi birbirinden etkilenmiştir. Nitekim Mısır tarihi, önce Büyük İskender’in (MÖ 356-323), sonra da Augustus’un (MÖ 63-MS 14) fetihleriyle sırasıyla Yunan dünyasının ve Roma dünyasının tarihiyle iç içe geçer ve siyasi açıdan da önemli bir parçasına dönüşür. Bu güçlerin kendilerinden önceki firavun geleneği; müzik, imgeler, edebi metinler, edebi metinler ve müzik aleti buluntularından görüldüğü üzere hem toplumsal hayatta, hem de dini törenler bağlamında çok önemli rol oynar. Tabi fetihlerin ardından bu müzik uygulamaları birbirleriyle harmanlanmıştır. Örneğin tarihçi Plutarkhos (46-120), Ethika (Ahlaka İlişkin Eserler) adlı eserinin İsis ve Osiris tapımına ilişkin kısmında tanrıça Isis’in atribülerinden biri olan seistron adlı vurmalı çalgının Yunanistan’da kullanılmaya başlandığını anlatır.
Birazda Antik Yunan dünyasının ve dünyanın diğer noktalarından müzik terimlerine bir bakış atalım.
Aslında bu dönemle ilgili net olarak bildiğimiz bazı konular var. Filozof olarak bilinen Aristoxenus’un günümüze ulaşmış “Armoni’nin Öğeleri” (üç kitap) kitabından öğrenebildiğimiz detaylara sahibiz. Yunan döneminin bize ulaştırdığı bu değerler günümüz için çok önemlidir. Bu müzikle alakalı birkaç not paylaşmak isterim.
Ses, bir tondan diğerine geçip değişirken bazen tiz olur, bazen pes. Hareketi de iki türlüdür; Birinde sürekli bir etki uyandırır, diğerinde aralıklı. Sürekli ses herhangi bir perdede, herhangi bir yerde durmaz; sınırları belirgin değildir; yine de, tıpkı konuşurken sol lux flos vox dediğimizde olduğu gibi, ortadaki aralıklar hissedilir. İşin aslı bu durumda sesin ne başladığı yer anlaşılır ne sonlandığı yer, ama kulağımız tizden pese, pesten tize geçişini ayırt eder. Aralıklarla ilerleyen sesteyse tersi geçerlidir. Nitekim bu tür sesler değişirken belirli bir perdede, sonra bir başkasında durur ve kâh aşağı kâh yukarı tekrarlandıkça sabitlenmiyormuş gibi algılanır; tıpkı şarkı söylerken perdeden perdeye geçerek sesimizi değiştirdiğimizde olduğu gibi. Dolayısıyla sesin ezgi içindeki aralıklı hareketinde, hem başlangıç hem bitiş yeri perdelerde belirgin olarak algılanırken, bu perde aralıkları nedeniyle bu defa geçişler belirsizleşir.
Üç çeşit makam kalıbı vardır: Yunanlar bunlardan ilkine harmonia, ikincisine khroma, üçüncüsüne de diatonon der.
Harmonia, sanakâranedir; nitekim bu tarz şarkılara son derece ağır ve soylu bir hava hakimdir. Khroma, teknik inceliğiyle, sık aralığıyla tatlı bir haz verir. Diatonondaysa aralıkların genişliği, doğal olduğu için daha kolay algılanır. Bu üçünü birbirinden ayıran, tetrakort düzenleridir. Harmoniadaki tetrakor, iki ton ve iki diesisle kurulur. Khromadaysa peşpeşe gelen iki yarım ton vardır, üçüncü aralıksa üç yarım tonluktur. Diatonona gelince, birbirini takip eden iki ton söz konusudur ve yarım tonluk üçüncü aralıkla tetrakort tamamlanır. Görüldüğü üzere bu üç kalıpta da tetrakortlar iki tam ve bir yarım tona eşitlenmiştir, ama her birindeki perdeler ayrı ayrı ele alınırsa, aralıkların düzenlenişi farklı olur.
Yazıyı bu şekilde terimlerle boğmadan müziğin arkeolojisine de değinmemiz gerekir.
Günümüzde çok eski müzik aletlerini veya yanı başlarında bulunan organik maddeleri hassas bir şekilde tarihlendirebilmemiz hiç şüphesiz radyokarbon ve dendrokronoloji yöntemleri sayesindedir.
2003-2004 kışında bir müzisyenin mezarı, Almanya’nın kuzeyinde Baden-Wüttemberg eyaletindeki Trossingen’de bulunmuştur. Kalıntıları yorumlamamıza yardımcı olacak belgeler yoksa da, kalıntıların kendisi muhteşem bir şekilde korunagelmiştir. Uzun bir tünelin sonunda bulunan bir yeraltı odasında muhtemelen bir kabile reisi olan bir erkeğin naaşı keşfedilmiştir; naaşın yanında ölünün eşyaları ve mülkleri arasında bir sandalye, bir masa, bir yatak ve başka ahşap objeler yer alır ve hepsi nemli toprak sayesinde mükemmelen korunagelmiştir. Asıl sürpriz, ölünün kolları arasında altı telli bir lirin yer almasıdır. Eski Germen stilinde ejderha ve yılan motifleriyle süslenmiş olan bu güzel ahşap obje aynı zamanda çok gelişmiş bir çalgıdır. Lirin kollarındaki süslemelerden hem arp telleri gibi “serbest” olan telleri çalmanın, hem de süslemelerle işaret edilen yerlerde tellere dokunarak armoniler elde etmenin mümkün olduğu anlaşılır.
Bu gibi çalgılardan günümüze kadar ulaşmış, sonradan yazıya dökülmüş olan en eski Germen epik şiirlerinde söz edilmiştir: Bu eserlerin en eksiksiz örneği, İngilizce Beowulf şiiridir(VII.yy). V ile VIII. Yüzyıllara tarihlenen mezarlarda başka birçok çalgı örneğine rastlanmıştır.
2004 yılında, keşiflerin en gösterişlisi diyebileceğimiz hiç şüphesiz Orta Fransa’da, Tintignac’da yapılandır. Yine bir çukurda ortaya çıkarılan buluntular birkaç miğfer gibi biçimsel olarak çok güzel ayrıntılı olarak işlenmiş birkaç objenin yanı sıra, bir dizi büyük bronz trompet içerir. MÖ I. Yüzyıl civarına tarihlenen bu trompetler, eski yazarların karnyx adını verdiği, Kelt savaşçı seçkin sınıfının tercih ettiği çalgıları andırır. Özellikle dört tanesi, ağızlarını açık tutan yaban domuzu biçimindeki başları ile dikkat çekicidir. Araştırmacılar bu hayvan başlarına aşinaydı ama hayvan kulaklarının bu kadar büyük ve oyuk olduğunu ve borularla trompetin içindeki hava sütununa bağlı olduklarını bilmiyorlardı. Bu türden çalgılardan kulakları olmayan tek örnek yılan başlıdır ve şu ana kadar türünün tek örneğidir.
Tabi arkeologların birlikte gösterdiği çabalar sonucunda özellikle Mısır’da kaybolan birçok hazine incelenmiştir. Eski Mısır ,müzik arkeolojisi açısından mükemmel bir adaydır çünkü alanda faydalanabilecek, hem müziğin, hem de kullanım bağlamlarının tarif edildiği, hatta şarkı sözlerinin muhafaza edildiği metinler, müzisyenleri faaliyette gösteren tasvirler ve bazıları olağanüstü düzeyde korunagelmiş müzik aletlerinin kalıntıları gibi her türden tanıklığa sahiptir.
MÖ. IV. Binyıl sonlarında, göz makyajı için mineralleri toza dönüştürmek amacıyla kullanılan kayrak taşından bir tuvalin üzerine kazınmış tasvirde, çeşitli hayvanlardan oluşan bir sürünün içerisinde yan flüt çalan bir çakal yer alır. Çakal arka ayakları üzerinde durup ön ayaklarıyla çalgıyı tutarken diğer figürler normal hayvan olarak tasvir edildiğinden, çalgı çalanın çakal kılığına girmiş bir insan olduğu düşünülür. Daha eski keramik eserlerde dans eden ve el çırpan kadınlar resmedildiyse de, bu her halükârda Mısır sanatında bir müzisyenin ilk apaçık tasviridir.
Eski Krallık döneminde (MÖ III. Binyıl ortaları) eski müzik aletlerinin büyük kısmı çeşitli resimlere konu olur. Tasvirlerin hemen hepsi şahsi mezarlarda bulunmuştur; çünkü bu mezarlar aynı dönemin tapınaklarına göre daha iyi korunagelmiştir. Bu tasvirlerde genelde en azından bir arp çalgıcısı, bir nay çalgıcısı ve diğer müzisyenlerden oluşan orkestralar yer alır. Arpçı genelde aynı zamanda şarkı söyler. Tüm orkestralarda bir veya daha fazla kheironomist el ve parmak hareketleriyle orkestra şefi görevi görür. Bazı araştırmacıların kheironomia sisteminin nasıl işlendiğini anlamak için çaba sarf etmesine rağmen, bu gibi yorumların hiçbirini kesin olarak teyit etmenin yolunun olmadığı anlaşılmaktadır.
Orkestra daima mezar sahibiyle eşinin adak masasında oturduğu bir sahneye eşlik eder; bundan dolayı yaşayanların da şölenlerde icra edilen müzikten keyif aldığı öne sürülmüştür. Metinler sayesinde kralın ve üst sınıf bireylerin sıklıkla müzisyenlere görev verdiğini, özellikle sarayda görevlendirilen müzisyenlerin kendilerinin de üst sosyal sınıflardan olabildiklerini biliyoruz. Hatta bu saray müzisyenlerinden birinin mezarının üzerinde uzun bir nay çalarken tasvir edildiği bir heykel vardır.
Mısırlı müzisyenlerin de yabancı saraylarda çalışmış olması mümkündür: En azından Wenamun’un Hikayesi’nde kadim Fenike şehri Biblos’ta, Kral Tjekerbaal’ın sarayında Mısırlı bir kadın şarkıcı olduğundan söz edilir. Wenamun adlı Mısırlı asil bir diplomatın yolculuklarında başlarına gelen talihsiz olayların anlatıldığı bu hikaye Mısır imparatorluğunun siyasi gücünün hızla zayıflamaya başladığı Üçüncü Ara Dönemin başlarına (MÖ 1070) tarihlendirilir.
Yunan-Roma döneminde yerli Mısır müziği rağbet görmeye devam eder, ama Helenistik müzik ve çalgılar da çok popüler hale gelir. Zaten Yunan müzik notasyonuyla muhafaza edilmiş birçok parça, Orta Mısır’da bulunan ve Yunan nüfus oranı yüksek şehirler olan Hermopolis ve Oksyrrhynkhos başta olmak üzere Mısır kökenli papirüsler üzerinde yer alır.
Mezopotamya bölgesine baktığımızda müziği konusundaki bilgilerimiz tamamıyla arkeolojik buluntulara dayalıdır; taş ve pişmiş topraktan betimli imgeler, silindirik mühürler ve adak levhaları, birçok müzik aletinin biçimine, icra yöntemlerine ve kültürel bağlamlara dair bilgiler içerir.
Günümüze ulaşan özgün müzik aletlerinin sayısı çok azdır. En gösterişlileri arasında Sir Leonard Woolley’nin 1928’de Ur kraliyet mezarlarında ortaya çıkardığı, MÖ XXIV. Yüzyıla tarihlenen ve zengin süslemeler içeren lirlerle arplar vardır. Kral öldüğünde onu izlemek zorunda kalan ve kralla beraber mezara gömülen sayısız hizmetkâr arasında elleri çalgılarında olan bazı müzisyenler de vardır. Kısmen altın ve gümüş kaplı ve yarı değerli taşlarla, deniz kabuklarıyla süslenmiş lirleri ve yüksekliği 120 cm’ye kadar uzanan arpların eşi benzeri yoktur.
MÖ II. Binyıldan itibaren yatay olarak mızrapla veya dikey olarak, teller çekilerek olmak üzere iki şekilde çalışan köşeli arp kullanılmaya başlanır. Her iki icra tekniği MÖ I. Binyılın tamamı boyunca kullanılmaya devam edilir. Yeni Assur dönemine ait saray kabartmalarında tasvir edilen bu çalgının standart biçimleri oturarak değil de ayakta veya yürürken çalınır.
Kamışlı çalgılar bitki örtüsü ve bereket tanrızı Dumuzi ile bağdaştırılır. Bazıları insan boyuna ulaşan ve iki kişi tarafından çalınan kasnaklı davullar MÖ III. Binyıl sonlarında Ur ve Lagaş saraylarında görülmeye başlanır ve kralın da katıldığı, şehrin tanrısı onuruna kurban kesilen ve dualar okunan törenlerde kullanılır.
Müzik aletlerinin Sümerce ve Akkadca isimleri aracılığıyla belirlenmesi tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. Bir çalgının malzemesi ve tipolojisi, Sümercede çalgı adının başına veya sonuna getirilen eklerle gösterilir: Çalgılar ahşap(gish),kamış(gi), metal(bakır için urudu, bronz için zabar) veya hayvan derisinden(kush) yapılmış olmalarına bağlı olarak telli, nefesli, deri kaplı veya kendi tınlar çalgılardır.
Teknik terimlerin muğlaklığı, Mezopotamya müziğinin özeliklerinden biridir. Özellikle Sümer terminolojisinde tigi, adab veya zami gibi terimler, aynı zamanda hem belirli bir müzik aleti, hem bir şarkı türü, hem de bir kült töreni için kullanılır. Ayrıca müzik geleneğinin münferit kelimeleri ile anlamları da zaman ve uzam içinde sürekli olarak değişikliklere maruz kalır. Hatta çokkültürlü bağlamından dolayı bir çalgının iki farklı adının olduğu da olur.
Müzisyenlerin sosyal statüsü kurumsal veya aile içi eğitimlerine bağlıdır, ama kralla doğrudan temas içinde olan üst düzey ve prestijli konumlara genelde sadece erkekler kabul edilir. Profesyonel müzisyenler çok takdir görür, hatta Ur kralı Şulgi(MÖ 2094-2047) gibi büyük bir kral ilahilerinde müzik icrasında usta olmakla böbürlenir.
Şulgi B İlahisi 11. 154 vd.
“Ben, Ur kralı Şulgi, müzik sanatıyla da ilgilendim. Benim için hiçbir şey zor değildir; tigi ve adab vurmalı çalgılarının dizisinin tamamını bilirim. Kalbimi hapseden lavtanın perdelerini sabitlediğim zaman sapına zarar vermem; akordunu yükseltmek ve düşürmek için kurallar icat ettim.”
Anadolu’da müzik nasıldı diye soracak olursak bunları örneklerle belirtelim. Buradaki kaynağımız Burak Karaağaç’ın “Arkeolojik Çağlarda Anadolu’da Müzik” makalesi olacaktır.
Çömlekçilik öncesi, neolitik dönemin önemli yerleşim merkezleri arasında yer alan Çatalhöyük’te, MELLAART James tarafından yapılmış olan kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılan duvar resimleri üzerinde bulunan ‘’Av sahnelerinde dans eden bir avcı grubu figürünün, çeşitli vurmalı çalgıları kullandığı yönünde görüş oluşabilir. Burada, vurmalı çalgıların sesleri ile hayvanları ürkütüp, avcıların olduğu yere yönlendirildiği yönünde öngörüde bulunabiliriz’’.
Bu çağın çömlekçilik öncesi, önde gelen çalgıları ya da ses elde edilen nesneleri İdiofon adı verilen, kendinden tınlayan çalgılardır. En ilkel haliyle; iki taşın ya da kemiğin birbirine vurularak çıkarılan sesle, tunç çağı öncesi zil görevi yapan İdofonlar ile koyun, keçi ya da sığırların kürek kemiklerinin üzerine açılan çentiklere sert bir cisimle sürtülerek çalınan “Raspa” ve “Balık Sırtı” vb. gibi isimler verilen vurmalı çalgılardır. Anadolu’da üretilmiş ve Raspa olarak adlandırılmış olan çalgının, Türkiye’deki müze ve depolarda 40 civarında örneklerine, rastlanmaktadır. Bu süreçte Nefesli Çalgılar da öne çıkmaktadır. Bunlar arasında kavallar, düdükler ve bir ipe bağlı tahta ya da benzeri sert bir cismin havada döndürülmesi ile ses elde edilen ve “Boğa Kükreten” olarak isimlendirilen çalgılar sıralanabilir. Bunların dışında, ses çıkaran nesneler; Çayönü, Grikihaciyan, Hallan, Cemi Tepesi, Sakça Gözü, Norsuntepe ve Aslantepe gibi yerleşkelerde dini bir çerçeve içinde kullanıldığını gösterecek şekilde mezarlarda ve tapınma alanlarında bulunmuştur.
Giderek artan çeşitli kanıtlar, bu dönemde toplu dansların, bolluk ve bereket için dinsel ritüellerin yapıldığını ve bu etkinliklerde çalgıların kullanıldığını göstermektedir. Ancak bu sürecin müzik kültüründe eksik olduğu ve dayanıksız malzemelerden üretilmeleri nedeniyle önemli bir bölümünün yok olduğu söylenebilir. Sınırlı ölçüde ele geçen belgeler üzerine yapılan yorumlar ile dönemin müzikal yapısı kavranmaya çalışılmaktadır.
Anadolu’da metalin kullanılmaya başladığı dönemi “Eski Tunç Çağı” olarak adlandırıyoruz ve bu dönem MÖ 3bin ile MÖ 2bin arasındadır. Bu süreçte, Anadolu yaşamında taşın kullanımı giderek azalmış ve metal objeler onların yerini almaya başlamıştır. Metalin kullanım alanı arttıkça, nitelikleri de değişmeye başlamış ve yeni alaşımlar ortaya çıkmıştır. Metal objelerin birbirine vurularak elde edilen yeni alaşımlar, metal İdiofonlar’ın kalitesini ve çeşitliliğini artırmıştır. Bu nedenle, Eski Tunç Çağında üretilen ve daha iyi tını özelliklerine sahip olan metal İdiofonlar, “dünyanın en eski zilleri” olarak tarihe geçerek, günümüzden yaklaşık 4200 yıl önce Anadolu’da üretilmeye ve kullanılmaya başlamıştır. Bu metal idiofonlar; arsenikli bakır, bronz ya da gümüşten yapılmıştır. Anadolu’da bu döneme ait 100 civarında metal idiofon bulunmuştur.
Saplı ziller, Alaca Höyük, Horoz Tepe nekropolislerinde ve mezar eşyaları arasında bulunmuştur. İlginç bir şekilde günümüze ulaşan tüm örnekler, oldukça kısa bir döneme (M.Ö.2400-2000)/ Erken Bronz Çağı III. Evre) aittir. Saplı zillerin çapları, 4 cm’den 12 cm’ye (normalde 6-8 cm) kadar değişmektedir. Hemen hemen tüm saplı zillerin disklerinin alt tarafının ortasında, içerlek yazma yer alır ve tutacak görevi yapan sapta genellikle hafifçe genişleyen bir baş kısmı vardır. Çoğu durumda, bu toprak biçimli çıkıntıda çalgıyı çalgıcının bileğine ya da iki zili birbirine bağlamak için köşegen veya yatay bir delik bulunur. Bazen baş kısım oyuk ve koniktir.
Truva, Karaoğlan, Tarsus, İkiztepe, Bademağacı, Karahöyük(Konya), Norşuntepe, Lidar Höyük, Ahlatlıbel, Acemhöyük, Polatlı ve Demircihöyük gibi kazı alanlarında, önemli sayıda pişmiş topraktan üretilmiş çıngıraklar bulunmuştur. Bunların çoğunlukla çocuk oyuncağı olarak kullanılmış olabileceği yönünde yorumlar olmasına karşın, kötülükleri kovmaya yarayan müzik tılsımları da olabileceği şeklinde görüşler vardır. Bu objelerin biçimleri; çoğunlukla küre ya da yarım küre formunda, kulplu-kulpsuz, delikli-deliksiz olabileceği gibi, insan, hayvan ve farklı biçimli çıngıraklar da üretilmiştir. Bu farklı biçimli çıngıraklardan bazıları yalnızca Anadolu’ya özgüdür.
Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nda(MÖ 2bin-1190) da metal ve pişmiş topraktan idiofonların kullanımının, birtakım farklılıklar görülmekle birlikte devam ettiği yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan eserlerden anlaşılmaktadır. Bu dönemde Samsat’ta bulunmuş bir vazo parçasından (bkz.*Görsel 6) uzun ve ince saplı, küçük, dairesel gövdeli, bağlama ailesinden iki telli bir çalgının da kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu dönemde ayrıca arp çalgısının da kullanıldığı, M.Ö.18.yüzyıla ait Karahöyük kral sarayında bulunan Suriye silindir mührü üzerinde belirlenmiştir.
Bugün elde edilmiş belgeler, genel anlamda Hititlerde müzik ve dansının, bayramlar, saray ve dini törenler gibi çok çeşitli etkinliklerde yer aldığı anlaşılmaktadır. Müzik törenlerde, önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde işlev görmekteydi. Müzisyenler törenlerin tüm aşamalarında kendilerine verilmiş olan görevi tam bir disiplin içinde yerine getirmek ve kurallara kesinlikle uymak zorundaydılar. Törenlerin bazı bölümlerinde sessizlik gerekli olduğu zaman, müzik susardı.
Müzisyenlerin, nasıl eğitildikleri konusunda kesin bir belge bulunmamakla birlikte Anadolu’nun geleneksel yapısına da bakarak müzisyenlerin usta-çırak ilişkisi ile müzik eğitimi aldıkları ve çalgılarını öğrendikleri söylenebilir. Bu durum, müzisyenlerin yakın bir çalışma ortamı içinde olduklarını ve belirli sürelerde, aynı yerde birlikte yaşadıklarını göstermektedir. Çeşitli kaynaklar, büyük ve varlıklı aileler ya da yapılarda çalgıcı ve şarkıcıların düzenli olarak beraber olduklarını göstermektedir. Bu kaynaklardan müzisyenlerin, Lallupiya gibi şehirlerde toplandıkları anlaşılmaktadır. Bu bölgelerde hazır hale gelen müzisyenler ve onların oluşturduğu korolar, festivallerde ya da bayramlarda ve çeşitli törenlerde üstlerine düşen görevleri yerine getiriyorlardı. Belgeler Hititli müzisyenlerin, profesyonel bir anlayış içindeki yaşamlarını belirli zaman dilimleri içinde birlikte sürdürdüklerini göstermektedir. Hititli müzisyenlerin kullandığı kendi tınlar çalgılar (idiophone) arasında: çalpara/zil; sistrum, derili vurmalılar davul, tef, darbuka/dümbelek, telli çalgılar; lir, arp ve bağlamalar, nefesli çalgılar; kaval, çifte kaval ve boru sıralanabilir.
Hitit İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, M.Ö. 1.binyılın ilk yarısında, Anadolu’da birçok küçük devlet kurulmuştur. Güneydoğu’da Hitit geleneklerinin devam ettiği ve Geç Hitit olarak adlandırılan dönem oluşmuş, orta Anadolu’da başkent Gordion olan Frigya devleti ortaya çıkmış, doğu sınırında Urartu devleti, kuzeybatıda Lidya devleti kurulmuştur. Yunanlı göçmenler, batı sahillerinde şehirler kurmuşlardır.
Bu süreçte, Anadolu’da kullanılmış olan çalgılar arasında lirler, arplar, bağlamalar, çifte kavallar, davullar, ziller, çıngıraklar, çanlar, pan-flütler ve borular sıralanabilir. Rölyeflerde, genellikle tapınma, saray törenleri ve bayramlarda müzik yapan solistler ya da topluluklar ve dans eşliğinde çalgılı gösteriler betimlenmiştir.
Demir ve Roma Çağı’nda metal ve pişmiş toprak çıngıraklar karışık olarak kullanılmıştır. Ayrıca Lidyalılar batı Anadolu‘da altın çıngıraklar kullanmışlardır. Lirler ve Arplar, milattan sonraki süreçte de Anadolu’da yaşamaya devam etmiştir. Arplar, Osmanlı döneminde ise Çeng olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Çeng, birkaç yüzyıl öncesine kadar Türk müzik sistemi içinde yer alırken, özellikle çalması ve yapımı daha kolay olan santur ve kanun çalgılarının yaygın olarak kullanılmaya başlanmasından sonra gözden düşmüştür.
Milattan sonraki dönemde Anadolu’da egemenlik kurmuş olan Roma/Bizans, Selçuk, Osmanlı ve sonuçta Türkiye Cumhuriyetinde de müzik, eski çağın müzikleri ile bir etkileşim içinde gelişerek yaşamın birçok alanında yer almıştır. Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu, Batı, Ortadoğu, Akdeniz, Türk dünyası, İslam kültürü gibi birçok kültürel etki alanı içindedir. Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Türkiye toprakları, binlerce yıllık geçmişi ve tarihinde var olan birçok farklı kültürün etkisiyle, yine dünyada ender görülen kültürel zenginliğe sahiptir. Tüm bu farklılığa karşın yine de kendine benzeyen bir bütünlük gösterir. “Kültür sürekli bir oluştur” kavramı; farklı kültür kaynaklarından yeni birleşimler doğar yaklaşımı, bu benzeşmenin gerekçesidir. Ancak aynı kültür ve coğrafya bölgesindeki köylerin, geleneksel benzerlikleri yanında etnografya ve folklor bakımından farklılıklar vardır.